Geleneksel eğitim sistemi, yüzyıllar boyunca sanayi devriminin "seri üretim" mantığından ilham almıştır. Bu mantığa göre okul bir fabrika, öğrenciler hammadde, öğretmenler ise bu hammaddeyi işleyen teknisyenlerdir. Zil çalar, üretim bandı hareket eder ve her öğrenciye aynı anda, aynı yöntemle, aynı bilgi yüklenir. Ancak bu "tek tip" yaklaşım (one-size-fits-all), insan doğasının en temel gerçeğiyle çelişir: Her çocuk parmak izi kadar eşsizdir.
Bir sınıftaki 30 öğrenciye baktığınızda, hepsinin aynı yaşta olduğunu görürsünüz; ancak hepsinin zihinsel olgunluğu, ilgi alanları, hazırbulunuşluk düzeyleri ve öğrenme hızları birbirinden tamamen farklıdır. Bir çocuk matematiği dinleyerek anlarken, diğeri tahtaya kalkıp çözerek, bir başkası ise görselleştirerek anlar. Bireyselleştirilmiş eğitim, sistemi çocuğa uydurma sanatıdır; çocuğu sisteme uydurma zorbalığı değil.
"Ortalama Öğrenci" Efsanesi
Eğitimdeki en büyük tuzaklardan biri, derslerin sınıfın "ortalama" seviyesine göre işlenmesidir. Bu strateji kağıt üzerinde mantıklı görünse de, pratikte iki grup öğrencinin mağduriyetine yol açar:
Hızlı Öğrenenler: Konuyu ilk 5 dakikada anlayan çocuk, dersin geri kalanında sıkılır. Sıkılan çocuk ya dersten kopar ya da sınıfın düzenini bozan davranışlar sergilemeye başlar. Potansiyeli körelir.
Yavaş Öğrenenler: Temel kavramları oturtmak için daha fazla zamana veya farklı bir anlatıma ihtiyaç duyan çocuk, sınıfın hızı karşısında ezilir. "Ben bu işi yapamıyorum, aptalım" etiketini kendine yapıştırır ve öğrenilmiş çaresizlik geliştirir.
Bireyselleştirilmiş eğitim, bu "ortalama" mitini yıkarak her öğrenciye kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği bir kulvar açmayı hedefler.
Çoklu Zeka ve Farklı Öğrenme Stilleri
Howard Gardner’ın Çoklu Zeka Kuramı, zekanın tek bir türden (genellikle sayısal veya sözel) oluşmadığını kanıtlamıştır. Kimi çocukta Görsel-Uzamsal zeka baskındır; haritalarla, resimlerle öğrenir. Kiminde Bedensel-Kinestetik zeka öndedir; dokunarak, hareket ederek, deney yaparak öğrenir.
İlkokul öğretmeni, bir konuyu anlatırken sadece "anlatım yöntemini" kullanırsa, sadece işitsel zekası yüksek olanlara hitap eder. Oysa dersi video ile desteklemek, drama ile canlandırmak veya grup çalışması yaptırmak, sınıftaki farklı zeka türlerine sahip çocukları da sürece dahil eder. Bireyselleştirme, her çocuk için ayrı bir ders planı hazırlamak değil; ders planını her çocuğun erişebileceği kadar zenginleştirmektir.
Sınıf İçinde Farklılaştırılmış Öğretim (Differentiation)
Peki, 30 kişilik bir sınıfta bu nasıl uygulanır? Cevap: Farklılaştırılmış Öğretim. Bu yaklaşım üç alanda esneklik sağlar:
İçerik: Bazı öğrenciler temel seviyede çalışırken, ileri düzeydeki öğrencilere daha karmaşık metinler veya problemler sunulabilir.
Süreç: Bir grup öğrenci öğretmenle çalışırken, diğer grup istasyon tekniği ile kendi başına çalışabilir. Öğrenme etkinlikleri çeşitlendirilir.
Ürün: Öğrenmenin en somut kanıtı olan değerlendirme aşamasında seçenekler sunulur. "Konuyu anladığını bana göster: İster bir kompozisyon yaz, ister bir poster hazırla, istersen de bir sunum yap."
Adalet Eşitlik Değildir
Eğitimde sıkça karıştırılan iki kavram vardır: Eşitlik ve Adalet.
Eşitlik: Herkese aynı ayakkabıyı vermektir. (Ayağı büyük olana dar gelir, küçük olana bol gelir.)
Adalet: Herkese ayağına uyan ayakkabıyı vermektir.
Bireyselleştirilmiş eğitim, adaletin tecellisidir. Einstein'a atfedilen meşhur sözde olduğu gibi: "Aslında herkes bir dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir."
Sonuç: Özgüvenli Bireyler
Kendi hızında öğrenmesine izin verilen çocuk, başkalarıyla değil, dünkü kendi haliyle yarışır. İlerlediğini gördükçe özgüveni artar. İlkokul eğitimi, akademik bilgi yüklemekten ziyade, çocuğa "öğrenmeyi sevdirmek" misyonunu taşır. Bireysel farklılıklara saygı duyan bir sınıf ortamı, çocuğun kendini değerli hissettiği ve yeteneklerinin çiçek açtığı en verimli topraktır.